Page 77 - Tarih Çevresi Dergisi
P. 77

tarih çevresi

bağ olan “dostluk” (philia) duygusunun kaynağıdır; bu bağın ailede kopması toplumsal huzursuzluğa yol açar.
Aristoteles’te kadının varoluşu ve toplumsal kimliği aile (oikos) yapısı içerisinde tanımlanmıştır. Kadın,
devletin devamı için gerekli erdemli bir vatandaşın yetiştiricisi ve evin yöneticisi olarak kritik bir role sahip
olsa da, bu varoluş her zaman erkeğin rehberliğine tabi ve aile içi rollerle sınırlı bir “politik tebaa” konumundadır
(Aristoteles, 2018). Aristo ise, her iki cinsin yeteneklerinin, doğal hak ve ödevlerinin birbirinden farklı olduğunu
savunarak hocasının bu alandaki düşüncelerini şiddetle eleştirmiştir. Onları izleyen filozoflar, Aristo’nun
görüşlerini Eflatun’unkilere yeğlediler ve bu görüşleri daha uç boyutlara taşıyarak “kadının bütünüyle erkekten
zayıf ve geride’ yaratıldığı ve bu yaratılış esaslarına göre tanımlanması gerektiğini savundular (Aktaş,1992).

       Yahudilik ve Hıristiyanlık’ta ise kadın, cinsiyeti nedeniyle suçlanarak toplum dışına sürülen eksik, kusurlu
ve insanlığı tartışılır bir “mahluk” sayılagelmiştir. Az çok düşünen, soru soran, hurafelere teslim olmayı
reddeden kadınların engizisyon’un hışmına uğradığı ve “cadılık” gerekçesiyle yakıldığı Orta Çağ Batısında,
kadının konumu şu atasözlerinde özetlenmiş olarak görülebilir: “Bir kadın evinden dışarıya üç kez çıkmalıdır:
Vaftizedildiği, evlendiği ve öldüğü zaman.” Söz gelimi Yahudiler, sabah dualarında: “Beni kadın olarak
yaratmayan Ulu Tanrı’ya şükürler olsun! Derlerken; eşleri ise, “Beni dilediği gibi yaratan Rabbimi şükürler
olsun” demektedir. Aynı şekilde Platon, Tanrı’ya kendisini bir özgür bir insan sonra da kadın değil de erkek
olarak yarattığı için şükretmekteydi. Yani erkekler için kadın olarak dünyaya gelmenin bir aşağı bir varlık
olmakla eş değer tutulduğu söylenebilir (Eroğlu, 2025b). Saint Thomas’da aynı şekilde, kadının yarım kalmış
bir erkek, “raslantısal” bir varlık olduğunu iddia eder. Bu çerçevede Tevrat’ta Havva’nın Adem’in kaburga
kemiğinden yaratılmış olduğu ifadesinin geçtiği görülür (Eroğlu, 2025b).

       Tevrat’ta geçen Hz. Havva’nın Hz. Adem’in kaburga kemiğinden var edilmesi hadisesi İslam
düşüncesinde farklı değerlendirilmektedir. Kur’ân’da kadınına özel bir önem atfedilmiş, insan türünün ilk ortaya
çıkışında kadının sahip olduğu yerden onun dindeki yerinin onun aile ve toplum içerisindeki yerine ve pek çok
toplumsal ilişkideki söz konusu olan hak ve yükümlülüklerine yer verilmiştir. Kur’â’nın en uzun suresi
Nisa/Kadınlar adını taşımaktadır. Allah şöyle buyurmaktadır: “Ey insanlar, Rabbinizden korkunuz ki, O sizi
tek bir özden yarattı. Sonra bu çiftten çok sayıda erkek ve kadın meydana getirerek yeryüzüne yayıldı. Karşılıklı
dilekleriniz adına bağlandığınız Allah’tan ve akrabalık bağlarının çiğnemekten sakınınız. Hiç kuşkusuz Allah
sizi sürekli gözetmektedir.” (Kur’ân-ı Kerîm, Nisa Sûresi 4/1,s.77, t.y.). Bu ayet açık bir şekilde kadın ve erkeğin
ayrı cins olarak var olduğunun kanıtı olarak karşımızda durmaktadır. Dolayısıyla, ilk kadın Âdem Peygamber’in
kaburga kemiklerinden yaratılmıştır miti tartışma konusu olmuştur. Nisa Suresi’nin birinci ayeti dikkatli bir
şekilde analiz edilirse görülecektir ki, Hz. Adem ve Havva ayrı ayrı cevherlerden yaratılmışlardır. Örneğin,
aynı cevherden yaratıldıkları söylenirken, Kur’an’a göre kadın ve erkeğin insan olarak hiçbir farkı yoktur. Allah
katında da aynı değere sahiptirler. Din adına bir takım yanlış fetvalar üreterek kadını aşağılamak, Allah’ın,
Kur’an’ın ve tüm insanları incitmenin bir sonucu olarak kabul edilmektedir (Bayraklı, 2002).

       Zira Kur’ân-ı Kerîm’in temel hedefi, insanı yaratılışının elverdiği en mükemmel seviyeye ulaştırmak,

                                                               76
   72   73   74   75   76   77   78   79   80   81   82