Page 34 - Tarih Çevresi Dergisi
P. 34

tarih çevresi

iştahını frenlemiş ve yabancı emeğe bağımlı fabrikaların yarattığı siyasal riskleri daha görünür
kılmıştır (Panzac, 2018: 222).

    Kırım Savaşı'nı takip eden dönemde Batı sermayesiyle kurulan finansal yakınlaşma; dış krediler
ve doğrudan yabancı yatırımlar vasıtasıyla Osmanlı altyapı ve sanayi projelerine yeni bir akış
sağlamıştır. Başta demiryolları olmak üzere altyapı yatırımlarında İngiliz teknolojisine ve
sermayesine olan bağımlılık artarken, devlet fabrikalarında çalışan Britanyalı teknik personelin de
İstanbul’da daha kalıcı bir vizyonla yerleşmesine zemin hazırlanmıştır (Pamuk, 2014: 108-112).
Aileleriyle birlikte kente yerleşen bu işçiler, zamanla kendilerini İstanbul'un yerleşik sakinleri olarak
görmeye başlamış; bu durum kentsel modernleşme pratiklerinde ve erken dönem sınıf ilişkilerinin
dönüşümünde dönüştürücü bir rol oynamıştır.

    Buna karşın, yabancı personelin yüksek maaş talepleri ve arkalarındaki diplomatik koruma
kalkanı, Osmanlı idarecilerini daha az maliyetli ve merkezi otoriteye "itaatkâr" bir yerli işçi sınıfı
inşa etmeye sevk etmiştir. Yerli iş gücünün sistemli bir teknik eğitimden geçirilerek fabrikalara
yerleştirilmesi, teknolojik altyapıyı yabancı emeğin tekelinden aşamalı olarak kurtarmayı
hedefleyen stratejik bir hamle halini almıştır (Clark, 1974: 74-76).

    Bu makroekonomik ve kurumsal çerçeve; kâğıt gibi sivil ve bürokratik kullanım alanı yaygın,
stratejik bir ara malının yerli imkânlarla üretilmesini hedefleyen Yalova Kâğıthanesi benzeri
herhangi bir sınai girişimin de tam olarak bu gerilim hatları üzerinde yükseleceğini göstermektedir.
Osmanlı Devlet’inde ithal makine ve yabancı uzman istihdamına dayalı sanayileşme modeli; kâğıt
üretimi gibi yeni iş kollarında da başlangıçta dış teknolojiye bağımlı bir başlangıcı zorunlu kılacak;
aynı zamanda yerli iş gücü yetiştirme ideali ile kronik maliyet baskıları ve diplomatik riskler
arasında son derece hassas bir dengenin gözetilmesini gerektirecektir (Quataert, 2014: 122-125).

    Bu doğrultuda, erken dönem endüstriyel tesislerin teknolojik mimarisi ve emek profili; basit
birer imalat unsuru olmanın ötesinde, uluslararası diplomasiyi, makro finansman modellerini ve
sınıfsal katmanlaşma dinamiklerini barındıran çok boyutlu bir kurumsal ekosistem içinde analiz
edilmelidir. Bu yaklaşım, erken modern çağda matbaacıların kendi kurumsal meşruiyetlerini,
entelektüel otoritelerini ve kamusal imajlarını korumak adına kullandıkları amblem ve sembollerin,
teknolojik ürünlerin toplumsal algısını nasıl inşa ettiğini gösteren tarihsel örneklerle paralellik arz
eder (Eisenstein, 2012: 54-58). Osmanlı dünyasındaki makineleşme adımları ile Batılı uzman
istihdamı, salt yalın bir teknoloji transferi olarak değil; üretim mekânlarının kamusal temsili,
devletin prestij arayışı ve diplomatik dengeler çerçevesinde şekillenen sembolik bir hegemonya
mücadelesi olarak okunmalıdır.

    Sınai dönüşüm süreçlerinde uluslararası göçmen emeğinin yerel inovasyon kapasitesini
tetiklediği ampirik bir gerçektir. Britanyalı makinist ve ustaların İstanbul'a kalıcı olarak yerleşmeleri
ve ailevi bağlar kurmaları, mekanik pratiklerin, usta-çırak ilişkilerinin ve teknik bilgi birikiminin
yerel imalat kollarına sızmasını kısmen açıklamaktadır (Quataert, 2014: 119-122). Bu neviden bir
bilgi yayılımının makroekonomik çarpan etkisi; ülkedeki mevcut kurumsal kapasite, yerli eğitim
düzeyi ve fiziki sermayeye erişim imkânları tarafından sınırlandırılmıştır. Bu durum, yabancı uzman
transferinin tek başına sürdürülebilir bir sanayi devrimini garanti etmeye yetmediğini açıkça ortaya

                                                                   32
   29   30   31   32   33   34   35   36   37   38   39