Page 28 - Tarih Çevresi Dergisi
P. 28
tarih çevresi
geleneksel anlayışı örnek gösterilebilecek bir biçimde yansıtmaktadır” (Eliade, 2000).
Bu arada klasik Türk şiirinin kurucu metinlerinden itibaren bilhassa aşk konusu ele alındığında yalnızca
kadının konumlandırılışı değil erkeklerin de aşkı temsil etmesi, aşkının peşinden gitmesi abartılı bir söyleyişle
sonsuz benzetmelerle anlatılmıştır. Fakat kadın kimliği ve sembolünün bu iki alan arasında dolaşan bir anlam
eşiğinde daha belirleyici ve önde konumda yer aldığını da belirtmek gerekir.
“Divan şiiri ne erkeğe âşık ne de kadına sevgili rolü vermiştir. Şairlerce betimlenen sevgilinin hepsinin
kadın olduğunu söylemek de bu şiirin düşünce sistemiyle örtüşmemektedir. Divan şiirinde duyulan ses, sadece
bu şiirin âşığına ait olduğunu göstermektedir. Kadın ya da erkek, mahlasları ne olursa olsun, bütün şairler hep
o âşığın vazgeçilmez aşkını ve onun ulaşılmaz sevgilisini anlatmışlardır” (Toska, 2007).
Ayrıca gelinen noktada klasik Türk şiirinde kadının gerçekliğinin annelik olması veya toplumda bir birey
olarak varlığının somut şekilde ihmal edildiğini söylemek yerinde olur. Çünkü kadını bütün mecaz ve metaforlu
anlatımlardan sıyırıp bugünün bakışıyla ele alınırsa kadının edilgen, günlük ve tarihsel gerçeklikten kopuk,
soyut, düşünmeyen, tek boyutlu bir imge ve sadece ‘idealize edilen sevgili’ olarak sunulması dikkat çeker.
Bunların ötesinde klasik Türk şiirinde kadın, eserlerin yazıldığı dönemlerdeki bütün dil unsurlarının
kullanılmasıyla sembolik anlatımlarla hayatın merkezinde ve insanı harekete geçiren kurucu işlev üstlenmesi
de gözden kaçmaz. Zira dilin anlam katmanlılığına dayalı olarak metinlerde kadına atfedilen sessizlik (?)
edilgenlik değil; anlam yoğunluğunun bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir. Zaten son yıllarda bu
indirgemeci bakış açısının yapılan akademik çalışmalarda sorgulanmaya başlaması sevindirici bir gelişmedir.
Bu durum, klasik Türk edebiyata yönelik metinlerdeki kadının ele alınışına hatta kadın şairlere bakışın değişmesi
ve yeniden anlamlandırılmasıyla yakından ilişkilidir.
“Sosyo-kültürel, sosyo-politik değişmeler, dönüşümler ve kabul gören geleneksel anlayışlar, beraberinde
yeni sanat anlayışlarını da ortaya çıkarır. Sanatın birçok dalında olduğu gibi edebî eserlerde de kadın ve erkek
sanatkârların anlatım tercihleri, algı ve izlenimleri metne yansır. Bir sanat eserinin müessirine cinsiyetçi
yaklaşımın olması sanatsal duruşa ve tarafsız yorumlamalara aykırıdır. Bunun yanında sanatkâr açısından
düşünüldüğünde kadın ve erkeğin kendine has düşsel ve zihinsel çıkarımlarının sanata ve özelde edebî metne
yansıyışında farklılıkların olabileceği muhakkaktır” (Erbay-Güvenek, 2015).
Evvela dünya sanat tarihinde nesneleri, duyguları ve eylemleri anlatmak, varlığını ifade etmek ve toplumla
iletişime geçmek için sanatı aracı kılma işinin, az ya da çok hep var olduğunu hatırlamak gerekir. Türk ve dünya
edebiyatında da sonradan şair ve yazar sayısı artmasına rağmen ilk dönemlerde kadınların sanatla meşgul olmaları,
özelde edebiyatla meşguliyetlerinin sınırlı olduğu tespit edilir. Bütün bunlara rağmen hem Cumhuriyet öncesi
hem de Osmanlı şiir kültüründe kadınların edebî sahada kendilerini temsil etmeleri ve eser ortaya koymaları Garp
kültürüne göre azımsanamayacak oranda olduğu görülür. “Türk edebiyatında ise kadın sanatçılar 20. yüzyılın
başlarından itibaren resim, müzik gibi sanat dallarının yanı sıra edebiyatta da eserler vermişlerdir. Kadın yazarların
27

