Page 64 - Tarih Çevresi Dergisi
P. 64
tarih çevresi
kurgulanmıştır. Bu perspektiften bakıldığında annelik, sadece bireysel bir şefkat hikayesi değil, aynı zamanda
toplumsal beklentilerin, baskıların ve kimlik inşasının kesişim noktasıdır.
Sonuç olarak, gerek Klein’ın içsel onarım mekanizması, gerek Winnicott’un kapsayıcı desteği, gerekse
Mahler ve Rich’in gelişimsel ve toplumsal analizleri göstermektedir ki; annelik tek bir tanımla
sınırlandırılamayacak kadar katmanlıdır. O, hem bireyin en mahrem psikolojik çekirdeğini oluşturan bir bağ,
hem de toplumun temel yapı taşlarını şekillendiren sosyokültürel bir dinamiktir.
Toplumsal cinsiyet rolleri temelinde kadınlara ve erkeklere verilmiş olan cinsiyet rol kalıpları kadınların
anneliği öğrenmelerine ve buna göre davranmalarına sebep olmaktadır. A. Giddens’a göre “Eğer birey kendi
biyolojik cinsiyetine uygun düşmeyen toplumsal cinsiyet davranışı kalıpları geliştirirse –yani, bu kalıplar
sapkınsa- bu durum yetersiz ya da çarpık toplumsallaşma ile açıklanır”. Bu rollere aykırı davranıldığı takdirde
toplumsal baskı mekanizmaları tarafından kadının en kutsal rolü olarak sunulan annelik rolü, hatırlatılmakta
ve kadınlığı sorgulanmaktadır. Bu baskı unsurları kadını zaman zaman kariyeri ve anneliği arasında bir tercih
yapmaya itebilmekte, annelik de kadın için bir mücadele alanına dönüşmektedir. Badinter’in ifadesi ile anneliğin
bir bakıma kadının kaderinin merkezine yeniden yerleştirilmesi söz konusudur. Tarihte anneliğe yüklenen farklı
anlamlar, annelik kurgusunun aslında evrensel olmadığını ve toplumdan topluma değiştiğini göstermektedir.
Miller, anneliğin evrensel bir değer olmadığını, kadınların anne olarak yaşamlarını sürdürdükleri bağlamların
sosyal olarak inşa edilen, tarihsel olarak spesifik ve kültürel olarak değişken bağlamlar olduğunu ifade
etmektedir. Toplumsal olarak inşa edilen annelik, tek bir annelikten değil anneliklerden söz etmemize de yol
açmaktadır. Bu yeniden inşa sürecinde din olgusunun etkisi ve önemi yadsınamaz.
İslam Düşüncesinde Annelik
Annelik olgusu İslam düşünce atlasında, sadece biyolojik bir süreç veya sosyal bir rol değil, ontolojik
bir kutsiyet ve en yüksek ahlaki mertebe olarak konumlandırılır. İslamiyet, anneyi bireyin dünyevi ve uhrevi
kurtuluşunun anahtarı olarak tanımlayarak, ona yönelik hürmeti Allah’a ibadetten hemen sonra zikredilen temel
bir sorumluluk haline getirmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de bu durum, annenin çocuk üzerindeki emeğinin “zahmet üstüne zahmet” (vehnan ala
vehn) olarak nitelendirilmesiyle somutlaştırılır. Bu ifade, anneliğin sadece fiziksel bir yük değil, ruhsal ve
bedensel bir fedakarlık destanı olduğunu vurgularken; evladın anneye karşı göstereceği nezaketin sınırını, en
küçük bir sitem ifadesi olan “öf” kelimesinin bile yasaklanmasıyla belirler.
İslam’ın anneye bakışını şekillendiren en temel unsurlardan biri, şefkatin hukuki ve manevi bir hakka
dönüşmesidir. Hz. Muhammed’in (sav) sünnetinde annelik, toplumsal hiyerarşinin en tepesine yerleştirilmiştir.
Meşhur “Cennet annelerin ayakları altındadır” hadis-i şerifi, anneyi bireyin ebedi saadetine açılan manevi bir
kapı olarak tasvir eder. Bu yaklaşım, Batı psikolojisinin anneyi “çocuğun gelişimi için bir araç” olarak gören
63

