Page 21 - Tarih Çevresi Dergisi
P. 21
tarih çevresi
beşeri sermaye birikiminin niteliğini de doğrudan tayin etmiştir. Öğrencilerin ana kaynaklara
ulaşması çoğunlukla müderrisin şahsi nüshası vasıtasıyla mümkün olmuş; metinlerin elle
kopyalanması süreci ise ezber, şerh etme ve sözlü ders halkalarından oluşan bütünleşik bir eğitim
modelini beslemiştir. Saray ve medrese kütüphaneleri bu yapının arşivsel omurgasını oluştururken,
kitap sayısının azlığı ve yüksek maliyetler, yeni bilgiye erişimin hiyerarşik ve kontrollü bir
süzgeçten geçmesine yol açmıştır. Batı Avrupa'da matbaanın yaygınlaşmasıyla birlikte kitap arzının
hızla artması ve bilgi stokunun büyümesi, uzun vadeli iktisadi büyümenin en önemli
dinamiklerinden biri kabul edilirken; Osmanlı'daki saray ve medrese merkezli el yazması rejimi,
bilginin toplumsal tabana yayılmasını geciktirerek dar bir elit çevreyle sınırlı kalmasına neden
olmuştur. El yazması kültürüne olan bu bağımlılık, iktisadi sistemi ölçek ekonomilerinden mahrum
bırakırken, diğer taraftan devletin vergi toplama kapasitesini güvence altına alan dini-siyasi
meşruiyet ağlarını koruyan kurumsal bir kalkan vazifesi görmüştür. Matbaanın Avrupa'da bilgiye
erişim maliyetlerini düşürerek beşeri sermaye, piyasa genişlemesi ve uzun dönemli iktisadi büyüme
üzerindeki dönüştürücü rolünü; Osmanlı'da ise el yazması rejiminin dini/siyasi meşruiyet
dengelerini korumak adına rasyonel bir kurumsal engel olarak sürdürülmesini karşılaştırmalı
kurumsal iktisat perspektifinden inceleyen temel çalışmalar. Cantoni ve Yuchtman
(2014:1205-1208) ile Rubin (2017:145-149) olarak sıralanabilir. Bu yazarlar, Batı'daki kurumsal
dönüşümün bilginin serbestleşmesiyle hız kazandığını, İslam dünyasında ise el yazması tekelinin
egemen elitlerin (padişah ve ulema) rıza ve vergilendirme maliyetlerini optimize etmek amacıyla
uzun süre muhafaza edildiğini savunmaktadır.
2.1 Matbaanın Yokluğu ve Sonuçları
2.1.1 Erken Dönem Matbaa Girişimleri
Osmanlı Devlet’inin matbaa teknolojisiyle ilk tanışması, Müslümanlardan önce azınlık
cemaatlerinin kurduğu basım atölyeleri sayesinde olmuştur. İspanya ve Portekiz'den göç eden
Sefarad Yahudileri, 1493 yılında Sultan II. Bayezid'in izniyle İstanbul'da ilk matbaayı açmış ve
İbranice harflerle dini ve hukuki kitaplar basmaya başlamışlardır. Bu ilk adım, hareketli ve çok
kültürlü bir yayın piyasası yaratarak Ladino ve İbranice eserlerin yayılmasını sağlamış; fakat
Müslümanların Arap harfli yazı dünyasının tamamen dışında kalmıştır. Erken modern dönemde
Selanik ve İzmir gibi ticaret şehirlerinde de Yahudi matbaaları açılırken, Osmanlı yönetimi bu
teknolojinin kullanımını sadece Arap alfabesi dışındaki dillerde baskı yapan gayrimüslim
cemaatlerle sınırlı tutmuştur (Arslan, 2018: 54-58).
Benzer bir gelişme 16. yüzyılda Ermeni cemaatinde de yaşanmıştır. Ermeniler, 1560'larda yurt
dışından temin ettikleri harflerle kendi dillerinde dini ve dindışı kitaplar basarak ilk yayın
altyapılarını oluşturmuşlardır. Bu sayede matbaa, Osmanlı topraklarında fiilen çalışan bir teknoloji
haline gelse de bu imkân Müslüman tebaanın kullandığı Arap harfleri için kapalı tutulmuştur. Bu
dönemde Arap alfabesiyle baskı yapılmasının yasak olduğu; matbaanın sadece Latin, Ermeni ve
İbrani alfabesi gibi dillerle sınırlı kalmasına izin verildiği görülmektedir. Bu durum, erken dönem
matbaacılığını cemaat bazlı ve parçalı bir yapıda bırakmış, tüm Osmanlı toplumunu içine alan ortak
19

