Page 43 - Layout 1
P. 43
tarih çevresi
Osmanlı Hekimlerine Göre Karaciğer
Hastalıkları ve Tedavisi
Ayten Altıntaş*
Osmanlı hekimlerinin uyguladıkları tıbbı, klasik dönem ve yenileşme dönemi olarak ikiye ayırmak
mümkündür. Klasik dönem dediğimiz 14—17. yüzyıl arasındaki dönem Osmanlı hekiminin uyguladığı tıp
Batıda uygulanan tıpla aynıdır. Bu tıp bilgi birikimini Antik dönemden itibaren alan ve uzun yıllar hekimlerin
tecrübeleriyle oluşmuş bir tıptı. Daha sonraki dönemde ise Batıda yenileşme hızla tıbba yenilikler kattı. Tedavi
ise daha yavaş olarak bu tıbbı izledi. O dönemde Osmanlı hekimleri yeni tıbbı daha uzun sürede kabullendiler.
Bu makalede anlatılacak olan karaciğer hastalıklarında tedavi Osmanlı hekimlerinin klasik döneminde yazılan
eserlerden alınmıştır. Özellikle 14 ve 15. yüzyılda tıp eserlerinin dili güzel bir Anadolu Türkçesi ile yazılmıştır.
Bu dönemden 14. yüzyılda yazılmış Celâlüddin Hızır (Hacı Paşa) nın yazdığı “Müntahab-ı Şifâ “ adlı eseri ve
15. yüzyılda Tabîb İbn-i Şerîf ‘in yazdığı “Yâdigâr” adlı eseri esas alınmıştır. Osmanlı Tıbbında anatomi
denilince ilk akla gelen 17. yüzyılda yaşamış olan.
Şemseddîn-i İtâkî’nin “Teşrîh-i Ebdân” diye bilinen eseridir. Bu makalede karaciğer ve safra kesesinin
anatomisi ve fizyolojisi hakkında yazılanlar İtâkî’ in bu eserinden alınmıştır.
Karaciğerin Anatomisi
Karaciğer eski tıp kitaplarında Kebed veya Kızılciğer olarak geçer. Karaciğerin anatomisini anlatan tıp
kitaplarında özetle şu bilgiler verilir ; Karaciğer donmuş kana benzer, etinde hiç sinir yoktur. Karaciğerden
çıkan damarlar diğer organlara gider onlara toplar damar derler. Bu damarlardan biri karaciğerin iç tarafından
çıkar , ona bâb (kapı)damarı derler(vena porta) . Diğer damar ise karaciğerin dış tarafından çıkar ki ona ecvef
(vena cava) derler. Karaciğerin üstünde bir örtü zar vardır ki karaciğer onunla örtülmüştür. Bu örtü zar sinirden
yapılmıştır. Bu perdenin yararı karaciğer hastalandığında onu hissetmesidir. Bu örtüde his vardır ve bu örtü
karaciğerin hastalığını hissedip ona hastalığını bildirir. Ancak bu suretle onun hastalığı anlaşılıp, tedavi
edilebilir. Bu örtü olmasaydı, karaciğerin hastalıkları karaciğer harap olana kadar anlaşılamayacaktı. Bu zarın
bir yararı da karaciğeri kendi halinde ve şeklinde ve bütünlüğünde saklamasıdır. Bir de karaciğerin üstündeki
örtü mide ve bağırsakların örtüleriyle birleşmiş olan başka bir örtü zar vardır. Yine bu zar sağlam bağlarla bu
örtüye ulaşmıştır ve de bu zar ince bağlarla kaburgalara da ulaşmıştır. Karaciğerden bir damar kalbe gelir ve
bu damarların örtüsü de karaciğerin örtüsüne ulaşır. Bir ince sinir mideden karaciğere ulaşmıştır. Bu sinirin
ince olması dolayısıyla mide ve karaciğerin hastalığı müşterek olmaz, ancak midede kuvvetli bir sıkıntı olursa
bu karaciğerde de hissedilir. Karaciğer üzerinde çıkıntılar vardır, onlara Arapça “zevâid” derler, parmak gibidir.
Bu çıkıntılar midenin etrafını sarmıştır, bir insanın parmaklarıyla bir şeyi tutması gibi . Bu çıkıntılar bazı
insanlarda dört bazılarında beştir. Safra kesesi bu çıkıntılardan büyükçe olan birisinde yer alır. Bazı insanlarda
karaciğerin arka kısımlarında bulunur, bazısında öyle değildir.
Karaciğerin Fizyolojisi
Osmanlı tıp kitaplarında Karaciğer anatomisi anlatıldıktan sonra fizyolojisi de yazılır. Bu bilgiler özetle
* İstanbul Medipol Tıp Fakültesi, Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı.
41

